PRAYING
HANDS
(DUA EDEN ELLER)
MSN çıktı, mertlik bozuldu.
Artık yüz yüze muhabbetlerin yerini MSN muhabbetleri aldı. Biz de; ister
istemez; bu muhabbete uyduk.
Benden 15 yaş küçük olan
yeğenim ile muhabbet ediyoruz.
Küçük dediysem küçük çocuk ile uğraşıyorum diye hemen bozulmayın.
Bahsettiğim
zat
(farkındasınızdır, artık “
çocuk” demiyorum) 32 yaşında...
Bizim
yeğen MSN'de bana,
çizdiği
resimleri anlatıyor.
“
Hocam" diyerek söze başlıyor..(
Amcasıyım ama
hocam diye hitap ediyor.)
."
Hocam
sana çizdiğim resimlerden bir tane göndereyim bak!."
diyor.
Birkaç saniye içinde resim -bilgisayarımın ekranında -karşımda bana
bakıp duruyor. "UZAY YOLU" tabiri ile söylersek, resimler resmen
“
ışınlanmış oluyor”.
Tam karşımda bana
bakıp duran aslında
tek bir el resmi .
"Bir elin
nesi var?" diyorum içimden.

Sonra MSN’den şu cümleyi
yazıyorum bizim yeğene:
"Bunun yanına
bir el daha çizseydin ya... Hiç olmazsa dua eden eller
olurdu"
( Burada sanattan anlamadığım da belli
oluyor...)
* * *
“ iki el yan yana dua ederdi hiç olmazsa..”
biçimindeki önerime, yeğenden cevap ulaşıyor anında:.
"Hocam dua eden
eller dedin de bak aklıma ne geldi. Ama biraz bekle geliyorum. Sana gerçek bir
hikâye anlatacağım." diyor.
Anlatmıyor . Ne anlatması..? Sadece MSN
üzerinden, aşağıdaki yazıyı bölüm bölüm gönderiyor. Üstelik benden de hiç bir
tepki göremiyor. Çünkü ben, önüme "ışınlanan" yazıyı sessizce okumakla
meşgulüm.
O da arada bir;
"Dinliyor musun Hocam? "diye
soruyor..
"Yok yok merak etme, dinlemiyorum".
"Neden dinlemiyorsun
yav HOCAM?" diyor, biraz kızgınca.. .
"Sen yazıyorsun ben de
okuyorum. Sen yazılan bir yazının dinlenildiğini nerde gördün?" diye karşılık
veriyorum.
“Anlaşıldı Hocam, yani dinliyosun.!”
-Eh, siz
olsanız ne cevap verirsiniz bizim yeğene?.
“Tamam Hocam tamam, dinliyorum seni.”. karşılığını
veriyorum mecburen..
***
Az önce bizimkisi;
."Hocam sana
çizdiğim resimlerden bir tane göndereyim bak!." demişti
ya...
Bu sözüne dayalı olarak, “
Çizdiğim” dediği resimlerden
biri
ışınlanarak önüme düştü..
Şimdi bakın şu
işe...
Albretch Dürer'in
“Dua Eden Eller “ (praying hands) adlı tablosunun resmiydi bana gönderilen.
-15.O8.2OO7+Burhan+G%C3%96RKEN%27den...jpg)
Bu kez karşımda parmak
uçları birleşmiş içiçe bakan iki el resmini görüyorum.
Amcaya
"
Hocam” demesine bozulsam da; laf aramızda, ben de ona
"
Hocam" diyorum.
"
Hocam, ben resimden anlamam ama bu ressam da resmi yanlış
çizmiş. İki el çizmiş ama elleri yukarı doğru açık çizseydi daha iyi olurdu. Hiç
olmazsa dua eden eller olurdu".
Bu kez MSN'de
–
karşımda- gülen, kahkaha atan suratlar... Hatta yan yatıp,
ayaklarıyla yeri döverek gülen suratlar görüyorum...
Eee dedik ya,
“MSN çıktı mertlik
bozuldu.” Kendisi karşımda olsa belki bu kadar gülmezdi.
Bıyıkaltı gülüp geçerdi. Şimdi MSN'den, yerlerde tepinerek gülen suratlar
gönderip duruyor.
"
Hocam adam Müslüman değil Hıristiyan
Hıristiyan, dikkatini çekerim onlar bu resimdeki gibi dua eder. Resmin adı da
zaten Dua Eden Eller".
Bakın şimdi çocuk haklı.!..
Benim her zaman yaptığım bir hata bu.
Hatamın cezasını hep çekiyorum, ama yine de aynı hatayı yapıyorum.
Yani herkesi kendim gibi biliyorum. Hatam bu...
Bu adamı da, yani Albrecth
Dürer'i de bir an kendim gibi Müslüman zannettim. Yanılmışım;
yeğen haklı, onlar böyle dua ederler.
*
* *
Hadi Buyurun Dua eden ellerin "gerçek hikayesini" siz de okuyun.
Bu
"Gerçek Hikaye"nin hemen arkasından; bu çocuk , bu zat-ı
muhterem acaba neden bana "Hocam" diyor?. Onu izah edeceğim .
Çünkü bu konu, yani "Hocam" konusu çok kafamı kurcaladı.
Ama önce Dua eden ellerin (praying hands) "Gerçek hikayesi"ni dinleyelim.
Albrecht Dürer 1471-1528 yılları arasında yaşamış bir
ressam. 18 çocuklu bir ailenin resimle ilgilenen 2 erkek çocuğundan biri. İki
kardeşin de resme karşı olağanüstü ilgileri ve yetenekleri var. Her ikisi de
sanat okuluna gidip büyük bir ressam olma hayali kuruyorlar. Aile ise bu durum
karşısında çaresiz... Madencilik yaparak geçinmeye çalışıyorlar ve karınlarını
zor doyurabilmekteler. Bu durum karşısında iki kardeş kendi aralarında kura
çekmeye ve kazananın sanat okuluna gitmesine, geride kalanın daha çok çalışıp
diğer kardeşi okutması yönünde bir karar alıyorlar. Albert ve Albrecht arasındaki bu kurada
kazanıp da okula giden, dönüşte, diğer kardeşi okuması için okula gönderecek ve
kendisi de madende çalışacaktır.
Kurayı kazanan Albrecht okula gider ve
bütün öğretim görevlilerini kendine hayran bırakarak çok büyük başarılar elde
eder. Okulu birincilikle bitirdiğinde yöredeki bütün okullarda ismi
bilinmektedir. Eve büyük bir gururla döner. Ailesi Albrecht onuruna güzel bir
yemek verir. Kendisini öven konuşmalardan sonra Albrecht söz alır ve kendisine
bu başarıları yaşatan kardeşine teşekkür eder. Şimdi sıranın kardeşinde olduğunu
ve okumaya göndereceği kardeşi için madende çalışmaktan büyük gurur duyacağını
söyler. Kardeşinin yanıtı ise; "İmkansız sevgili kardeşim!" şeklindedir. "Seni
okulda okutabilmek için çalıştığım senelerde bütün parmaklarım madende defalarca
kırıldı ve değil kalem tutmak, senin şerefine şu şarap kadehini bile zor
tutuyorum."
Kardeşinin durumuna hakikaten üzülen Albrecht ise kendisini
dünyanın en ünlü ressamları arasına sokan o ellerin, kardeşinin ellerinin
resmini çizer.
Burada, bu sayfada gördüğünüz, bütün dünyanın Praying Hands
(Dua Eden Eller) olarak bildiği, fakat orijinal ismi Hands (Eller) olan resim
Albrecht Dürer´in kardeşinin
elleridir.Dua eden ellerin hikayesi bu.
Şimdi gelelim Benim
kafamı kurcalayan "Hocam"
konusuna :
Dikkat ettim gençler neredeyse her on yılda bir kendi aralarında
birbirine bu tür tabirlerle hitap ediyorlar. İşte benim tespit ettiğim
hitaplar.
1960'lı yılların sonlarından başlayalım
isterseniz...
Bu yıllarda hitap, "
ANAM"dı. Yalnız dikkat buyurun; bu hitap
kızlara yönelik değidi. Erkekler kendi aralarında birbirine bu şekilde hitap
ederdi.
"
Nehaber Anam ?""İyi be anam, senden?"

Aradan yıllar geçti "ANAM"ın
yerini "
MORUK"
aldı
"Vay moruk nehaber?"
"İyi be moruk senden
nehaber?"
Derken, aradan yineyıllar geçti. Gençlik bilgeleşti, siyasallaştı.
Moruğun yerini daha saygın bir hitap aldı: "
HOCAM"
"Hocam selam,
nasılsın?""İyi be Hocam, oportünistlerle uğraşıp duruyoruz işte!"
Ve
derken, az gittik uz gittik, aradan yine yıllar geçti,
80 Darbesi oldu. Gençliğin siyasallığı
son buldu. Bilgelik saygınlık kalmadı. Hortumcular, babalar türedi. Hitap da
buna uygun olarak değişti: "
BABA"
"BABA
naber?""İyi be Baba... Senden?"
Aradan yıllar geçti
–yılların da başka işi yok hep geçip geçip duruyor-...
“BABA”nın yerini, BABALAR karşısında direnen "
KANKA"lar aldı.
"
Kanka
nehaber?""İyi be Kanka. Senden?"
“KANKALI YILLAR”da, bu kez
kızlar da sahneye çıktı. Hatta erkeklerden bir adım öne
geçtiler.
Okul zamanı, okula yakın bir parkta dikkatimi çekti... Parkta
oturan kızlar arkadaşlarına;
"
Abi hadi gidelim, zil çalacak, geç
kalcağız!.."
"Yok
abi
daha 10 dakka var."
"
Abi sen
iyi misin, kafayı mı yedin, zil çalmak üzere..."
* * *